Aynı Selde İki Yargı Yolu: Zarar Bir, Adres İki
İstanbul’u 13 Ekim gecesi yakalayan ve 14 Ekim boyunca süren sağanağın bilançosu henüz netleşmedi. İstanbul Valiliğinin ilk açıklamasına göre 14 Ekim günü 06.00 ile 20.00 arasında AFAD ve 112’ye 2.518 ihbar ulaştı. Basına yansıyan İBB verilerine göre belediyeye gece saatlerine kadar gelen 6.937 ihbarın 5.711’i İSKİ’ye yönlendirildi. Rakamlar ilk günlere ait ve değişecek; ama önümüzdeki aylarda sigorta sektörünü nelerin beklediğini kestirmek için yeterli.
Kaskolu araçlar için hasar dosyaları açılacak, ödemeler yapılacak, ardından ödeme yapan şirketler idareye rücu edecek. Kaskosuz araç sahipleri ise doğrudan idarenin kapısını çalacak. Bu iki akışın kesiştiği yerde, sektörün yeterince konuşmadığı bir sorun duruyor: Aynı selden doğan zararlar, aracın nerede durduğuna göre iki ayrı yargı koluna dağılıyor.
Cadde adli, otopark idari
Karayolları Trafik Kanunu’nun 110. maddesi, “bu Kanundan doğan” sorumluluk davalarını adli yargıya bırakıyor. Uyuşmazlık Mahkemesi bu hükmü sel zararlarına aracın konumu üzerinden uyguluyor. İstanbul’da Aksaray istikametinde seyir hâlindeyken yolda biriken suda kalan kiralık aracın davası adli yargıya gönderildi (Uyuşmazlık Mahkemesi, E. 2025/289, K. 2025/393, T. 16.06.2025). Aynı gün verilen bir başka kararda ise Başakşehir selinde site otoparkındaki araç için 1.002.120 TL ödeyen kasko şirketinin İBB, ilçe belediyesi, İSKİ ve DSİ aleyhine açtığı rücu davasında idari yargı görevli bulundu (Uyuşmazlık Mahkemesi, E. 2025/181, K. 2025/367, T. 16.06.2025).
Tek tek bakıldığında iki kararın da bir mantığı var. Yan yana konduğunda ise şu tablo çıkıyor: Aynı dere taştığında caddedeki aracın sahibi asliye hukuk mahkemesine, birkaç metre ötedeki açık otoparkta duran aracın sahibi idare mahkemesine gidiyor. Kusur iddiası aynı, davalı idare aynı, delil aynı; değişen yalnızca aracın park yeri. Kamuya açık bir alışveriş merkezi otoparkı gibi ara durumlarda sonucun ne olacağı ise belirsiz.
Belirsizliğin faturası
Bu ayrımın bedelini önce tüketici ödüyor. İdari yargıda dava açmadan önce idareye başvurmak zorunlu ve bu başvurunun zararın öğrenilmesinden itibaren bir yıl içinde yapılması gerekiyor; adli yargıda böyle bir ön şart yok. Yanlış yolu seçen araç sahibi, görev tartışmasında yıllar kaybedebiliyor. Aksaray dosyası bunun en çarpıcı örneği: Temmuz 2017’deki olay için dosya önce idare mahkemesine, ardından asliye hukuk mahkemesine ve istinafa uğradı; görevli yargı kolu ancak Haziran 2025’te belli oldu.
Sigortacı için de durum farklı değil. Rücu dosyasını yürüten hukuk birimi, her dosyada önce aracın konumunu, sonra o konuma göre süreyi ve mahkemeyi hesaplamak zorunda. Toplu bir afetin ardından yüzlerce dosyanın aynı idareye yöneldiği düşünülürse bu belirsizlik hem maliyeti hem de tahsilat süresini uzatıyor.
Oysa esas bakımından iki yargı kolu aynı soruları soruyor. Danıştay 8. Dairesi, afet boyutundaki yağışın illiyet bağını kendiliğinden kesmeyeceğini, her idarenin kusurunun meteoroloji uzmanının da yer aldığı bir bilirkişi heyetiyle ayrı ayrı araştırılması gerektiğini ve afet niteliğinin indirim sebebi olarak gözetilebileceğini belirtti (Danıştay 8. D., E. 2024/4025, K. 2026/634, T. 09.02.2026). Adli yargıda da yağışın mücbir sebep sayılıp sayılmayacağı aynı meteoroloji verileriyle tartışılıyor. Esasta birleşen iki yolun usulde ayrışması kimseye yarar sağlamıyor.
Bence belirleyici olan aracın park yeri değil, idarenin hangi görevini aksattığı olmalı. Su dolan alt geçidin trafiğe kapatılmaması gibi yol güvenliğine ilişkin iddialar adli yargıda; kanalizasyon ve dere ıslahındaki eksikliklere dayanan talepler ise aracın nerede durduğuna bakılmaksızın idari yargıda görülmeli. Uzun vadede ise afetlerden doğan toplu zararları tek bir yargı koluna bağlayan açık bir kanun hükmü gerekiyor.
Poliçe tarafında yapılabilecekler
Yargı yolu tartışması kanun koyucunun işi; ancak sektörün kendi elinde olan adımlar da var.
- Sel teminatının standart hâle gelmesi. Kasko genel şartları sel ve su baskınını ek sözleşmeye bağlıyor. Son yılların yağış verileri bu riskin artık istisna olmadığını gösteriyor. Sel teminatının varsayılan olarak poliçeye dahil edilmesi, çıkarılacaksa bunun müşteriye ayrıca bildirilip onayının alınması, “teminatım olduğunu sanıyordum” uyuşmazlıklarını büyük ölçüde azaltır.
- “Motor su aldı” şartlarının gözden geçirilmesi. Bazı poliçelerde aracın su içinde çalıştırılmasını tam ret sebebi sayan özel şartlar yer alıyor. Oysa Türk Ticaret Kanunu, rizikodan sonraki yükümlülük ihlallerinde kusur oranında indirimi öngörüyor ve bu hükümler sigortalı aleyhine değiştirilemiyor. Bu şartların tahkimde ya da mahkemede sınanmasını beklemeden şirketlerce düzeltilmesi çok daha az maliyetli.
- Toplu hasarda hızlı ödeme protokolü. Genel şartlar, ödemeyi eksper raporunun tesliminden itibaren 10 iş günü içinde istiyor; borç her hâlde ihbardan 45 gün sonra muaccel oluyor. Toplu afetlerde eksper kapasitesi bu süreleri zorluyor. Fotoğraf ve videoya dayalı uzaktan ön ekspertiz, belirli tutarın altındaki dosyalarda avans ödeme ve sovtaj tekliflerinin aynı anda piyasaya çıkan hasarlı araç sayısı gözetilerek gerçekçi belirlenmesi, tahkime giden dosya sayısını doğrudan azaltır.
- Rücu politikasının sigortalıyla birlikte kurulması. Kaskonun karşılamadığı muafiyet, değer kaybı ve kullanım kaybı için sigortalı da aynı idareye başvuracak. Şirketin rücu başvurusunu sigortalının kalan zararıyla eş zamanlı yürütmesi, bilgi ve belgeyi paylaşması ve idari başvuru süresini sigortalıya hatırlatması, aynı idareye karşı iki ayrı dosyanın çelişkili delillerle ilerlemesini önler.
Son söz
Sel bir gecede geçiyor, uyuşmazlığı ise yıllar sürebiliyor. Bu sürenin önemli bir kısmının esasa değil “hangi mahkeme” sorusuna harcanması tüketiciye, sigortacıya ve yargıya ayrı ayrı yük. Yargı yolu konusunda yasal düzenleme beklenirken sektörün poliçe tasarımı ve hasar yönetimiyle bu yükü hafifletme imkânı var. İstanbul seli, bu imkânı kullanmak için iyi bir başlangıç olabilir.