Cahiliye Kavramı ve Cahiliyye Dönemi Dini ve Sosyal Hayat

Kur’an- ı Kerim’de, Hz. Peygamber ve ashabından ulaşan farklı rivayetler ekseninde “Cahiliye “kavramı üzerinde anlamsal tartışmalar olmuştur. İnsanlar; kelimeler, semboller ve kavramlarla düşünür. Dolayısıyla cahiliye kavramındaki anlamsal karışıklıklar; İslam’ın teorik ve pratik hayatta neye tekabül ettiğini anlamayı güçleştirir.

 CAHİLİYE KAVRAMI

Kur’an- ı Kerim’de, Hz. Peygamber ve ashabından ulaşan farklı rivayetler ekseninde “Cahiliye “kavramı üzerinde anlamsal tartışmalar olmuştur. İnsanlar; kelimeler, semboller ve kavramlarla düşünür. Dolayısıyla cahiliye kavramındaki anlamsal karışıklıklar; İslam’ın teorik ve pratik hayatta neye tekabül ettiğini anlamayı güçleştirir.

 

     جهل kökünden türeyen cahiliye kavramını farklı manaları üzerinden değerlendirip, açıklayarak, bu kavramın farklı anlamlarını örnekler üzerinden mukayese edeceğiz.

Cehalet Kelimesinin “Bilgisizlik “Anlamında Kullanılması:

    Amr b. Hişam, İslamiyet öncesinde Ebu’ l Hakem (Bilgeliğin Babası) olarak isimlendiriliyordu. Ancak İslam’ın gelişiyle Rasûlullah’ın azılı düşmanlarından birisi olduğu için müslümanlar ona, Ebu Cehil (Cehaletin Babası) demiştir.

    Amr b. Hişâm’ın bir bilge olarak anılırken cahil kimse olarak isimlendirilmesinin nedeni: Şüphesiz onun, İslam’ın getirdiği emir ve yasakları kabul etmeyip, İslam düşmanlığı yaparak, bu minvalde atalarının dini üzere -delalet içinde- bir yaşam sürmesinden kaynaklanır.

 

Cahiliye Kelimesinin “Barbarlık Dönemi “Olarak Kullanımı:

    Cahiliyeyi “Barbarlık Dönemi olarak anlayıp tercüme eden Şarkiyatçı Goldziher, Hz. Peygamber’in İslam’ı barbarlığın karşıtı olarak açıklamış olduğunu söyler ve bu anlamdaki cahiliyenin asıl karşıtının “hilm “olduğunu belirtir.[1] 

   Hilm kelimesi: Ahlak ve karakter sağlamlığı, yumuşak huyluluk gibi manalara gelir.

 

   “Halim “günümüzde “medeni insan “diye adlandırılan kişidir. Bunun zıddı “cahil “ise azgın, arzularının esiri, vahşi olan “barbar “kimsedir.[2]

     İlk tanımlama; ilk müslümanların içinden çıktığı ve reddettiği dönemi, modern bir anlayışla “bilgisizlik “olarak nitelendirmiştir. Ancak bu durum, İslam öncesi Arap toplumunu temsil etmez.

    İkinci tanımınsa İslam öncesini barbar, sonrasını medeni olarak tanımlaması; İslam’ı barbarlığın karşıtı şeklinde bir tanıma indirger. Bu minvalde vahyin kavramlarından olan İslam’ı dar bir sahaya hapsetmiş olur. Bu durumun nedeniyse “Batılı kafayla düşünme” -Antik Yunan; kendini medeni, diğerlerini barbar olarak görürdü.- hasletinin bir tezahürüdür.

   

 Diğer başka bir ifadeyse “kitabı anlama” manasında, Mekke ve Medine dönemlerinde kullanılmış olan “Tefakkuh” kavramıdır.

     Medine döneminde; vahyin süzgecinden geçerek bir eğitime tabi tutulan ashab, vahyi kavrayıp buna uygun yaşamaya “tefakkuh”, bunun zıddına ise “cahiliye” derdi.

 

   Ebu Hureyre ’den rivayet edilen bir hadise göre, Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Kim itaatten dışarı çıkar ve cemaatten ayrılır ve bu halde ölürse, cahiliye ölümüyle ölür.”[3]

Yine bu minvalde Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Cahiliye davasıyla hak iddia eden kimse bizden değildir.”[4]

 

     Cahiliye çağının başlangıcı hususunda bazı ihtilaflar mevcuttur: Nitekim müfessirler, Ahzâb suresinin 33. Ayetindeki “ilk cahiliye” (el- câhiliyyetü’l- ûlâ) tabirinin delâleti ve bununla hangi devrin murâd edildiği hususunda, farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.[5]

     Bazı alimlere göreyse cahiliye ayrı bir dönem olmayıp, İslam dininden önceki bütün devirleri kapsar.

 

CAHİLİYE DÖNEMİNDE DİNİ VE SOSYAL HAYAT

       Arap toplumunda bedevi, hadari şeklinde iki hayat tarzı mevcuttu. Bedeviler, çöl ve vahalarda konar-göçer şeklinde yaşar; hayvancılık, avcılık, tarım, baskın gibi yollarla geçinirlerdi.

       Bedeviler, Arap dilini çok doğru ve temiz kullanılırlardı. Bu sebeple şehirliler, çocuklarını küçük yaştayken Arapçayı doğru ve güzel öğrenmesi için çöl gönderirdi.

 

       Hadariler ise köy, şehir ve kentlerde yaşar; kerpiç ve taştan evlerde otururlardı. Ekonomik uğraşları şehirden şehire farklılık gösterebilirdi. Mekke’de ticaret; Medine ve Taif gibi şehirlerdeyse tarım daha çok yaygındı.

 

    Arap yarımadasının Kuzey sakinlerinin büyük bir kısmı bedevi, Güneydekiler ise daha ziyade hadari kabul edilir. Bundan dolayı Kuzeyliler ile Güneylilerin dünya görüşleri, kültürleri ve hayat tarzları arasında belirgin farklar oluşmuştur.6

      Gerek bedeviler ve gerekse hadarilerde sosyal yapının temeli kabileye dayanırdı. Kabile; aynı soydan gelen şahısların oluşturduğu, fertlerin birbirlerine kan, neseb yoluyla bağlandıkları topluluktur.[6]

      Seyyid, şeyh, emir gibi lakaplarla anılan kabile reislerinin görevi emir vermek değil; daha çok kabileler arasındaki ihtilafları çözmek, kendi kabilesini temsil etmekti. [7]

      İslam öncesi Mekke’de merkezi bir otorite yoktu. Kabileler Dârünnedve ’de toplanıp şehirle ilgili meseleleri konuşurlardı.

      Merkezi otoritenin zayıflığı sebebiyle, cahiliye dönemi Arapların’ da kan davaları çok yaygındı. Bu nedenle kabileler arasında savaş hiç eksik olmazdı. Bu şekilde savaşların ve tarihi hadiselerin yaşandığı günlere “Eyyamü’l Arab” demişlerdir. Bu günler hakkında çeşitli efsaneler, hikayeler anlatmış ve şiirler söylemişlerdir.[8] Eyyâmü’ül Arab, Arap literatüründe önemli bir yere sahiptir.

    

Cahiliye dönemi Arapları; sadece Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep (Eşhuru’l Hurum) aylarında savaşmazlardı. Bu aylarda savaşmak haram kabul edilirdi. Eğer savaşılırsa buna “Ficar” denirdi.

   

 Bu aylarda, Arabistan bölgesinin çeşitli yerlerinde Pazar ve panayırlar kurulurdu. Ticari hareketliliğin merkez olan bu panayırlarda; şiirler okunur, en güzel yedi şiir Kabe’nin duvarına asılırdı. Bu yedi şiire “Muallakât- u Seb’a (Yedi Askı)” şiiri denirdi. Dini bayramlar; kadın, şiir ve içkinin yer aldığı eğlencelerle kutlanırdı.

  

 Bu panayırlar, Arapların hem ekonomik hem de sosyal hayatları için önemliydi. Kabileler arası problemler buralarda çözülürdü. Bu panayırların en önemlileri: Ukaz, Mecenne, Zülmecaz ve Mina’ydı. Bunlar arasında da uluslararası ve edebi bir kongre olmasıyla mahiyeti en büyük olan Ukaz’dı

    

 Kureyş kabilesi, nesebi sebebiyle Mekke’de en çok saygı gören kabilelerdendi. Kureyş yılda iki kere, kışın ve yazın ticari seferler düzenlerlerdi. Bu seferler sırasında diğer kabilelerin mallarının yağmalanıp, onlara el konulması yüksek bir ihtimaldi. Ancak kimse Kureyş kabilesinin kervanlarına dokunmazdı. Kureyş, bu durumdan pek çok ticari kâr ve fayda elde etmiştir. Kureyş suresi onlara bu nimeti hatırlatmak için inmiştir.

    

  Nitekim Allah(cc) Kurân-ı Kerim’de şöyle buyurur:”1: Kureyş'in ilâfı (güven ve barış andlaşmalarından faydalanmalarını sağlamak) için.2: Kış ve yaz seferlerinde (faydalandıkları andlaşmaların) kadrini bilmiş olmaları için.3: Bu Beyt (Kâbe)nin Rabbine kulluk etsinler.4: O, kendilerini açlıktan kurtararak beslemiştir ve her tehlikeye karşı onlara emniyet vermiştir.”[9]

   

        Kurân-ı Kerim, cahiliye dönemi dini inanışları hakkında detaylı bilgi edinmek için önemli bir kaynaktır. Bunun yanı sıra siyer, meğazi ve hadis kitaplarından da bu konuyla ilgili bilgiler edinilebilir.

         İslamiyet öncesi Arap yarımadasında çeşitli inanışlar mevcuttu. Bunlar: Putperestlik, Yahudilik, Hıristiyanlık, Mecûsilik, Sâbiîlik ve Haniflikti. Bu dinlerin yanı sıra çeşitli batıl inançlar da mevcuttu. Bunları kısaca açıklayalım:

 PUTPERESTLİK

       Cahiliye devri Arapları, ilk başlarda bir yaratıcının varlığını ve onun Allah olduğunu kabul ediyordu. Daha sonradan Amr b. Luhay’ın Mekke’ye; ilk putu getirip Kâbe’nin içine yerleştirmesi sonucu, Mekkeliler de zaman içinde putlara tapmaya başlamışlardır. Yaratıcı’ya doğrudan dua edemeyeceklerini düşünüp araya “Evsan”, “Ensab” ve “Evsan” adını verdikleri dikili taşları, putları koyarak dua etmeye başladılar.

      Yüce Allah Kurân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:” O’nu bırakıp da putlardan dost edinenler ‘onlara, bizi Allah’a yaklaştırsın diye kulluk ediyoruz.’ derler…”[10]    

YAHUDİLİK

        Babil kralı Buhtunnasır’ın Kudüs’ü işgal etmesiyle bazı Yahudiler, ondan kaçıp Arabistan yarımadasında Medine, Hayber gibi bölgelere gelerek buralara yerleştiler. Daha sonra buralardan   muhtelif bölgelere yayıldılar. Yahudilik kendi içine kapalı bir dindi. Bu dinin mensupları dinlerini yayma gayesinde değildiler. Bu sebeple Yahudilik, Araplar arasında çok kabul görmemiştir.

 

HIRİSTİYANLIK

       Hıristiyanlık, Kuzey Arabistan’da Gassaniler ve Hireliler arasında yayılmıştır. Güney Arabistan’da ise Necran bölgesinde çok yaygındı. Misyonerler dinlerini yaymak için büyük gayret gösteriyorlardı. Bu yayma teşebbüslerine örnek olarak: Ebrehe’nin ordusuyla Kabe’yi yıkmaya kalkıştığı, Allah (cc)’nün ordularını helak ettiği fil olayını verebiliriz. Bu hadise üzerine Fil suresi nazil olmuştur.

 

MECÛSİLİK

        Sâsâni İmparatorluğu’nun resmi dini olan mecûsîlik, Araplar arasında çok yayılmamıştır. Çünkü Mecusilerin dinlerini yayma gibi bir gayreti ve amacı yoktu. Daha çok siyasi ve ekonomik hakimiyete önem veriyorlardı. 

 

SABİÎLİK

        Abbasiler döneminde yaygınlaşan genel kanaate göre özellikle Harran putperestleri; sabiîler olarak tanımlanmış, onların eski Asur- Babil geleneğinin devamı olarak sürdürdükleri, yıldız- gezegen kültüne dayalı putperestliğe, sabiîlik denmiştir. [11]

         Cahiliye döneminde güneşe tapanlar da vardı. Meşhur putlardan; Lat, Menat ve Uzza güneşi temsil eden tanrılar olarak kabul edilirdi.

DEĞERLENDİRME                                 

        İnsanlar; kelimeler, semboller ve kavramlarla düşünür. Bu sebeple vahyin kavramlarıyla düşünme cehdindeysek, bu faaliyeti İslâmi düşünce nizamıyla yapmalıyız. Günümüzde de olduğu gibi kendi kavramlarımızı anlamada yaşadığımız karmaşa; Müslümanca düşünmeyi ve hayatımızı bu yolda idame ettirmeyi de güçleştiren bir sorundur.

        Bu minvalde konuya başlarken öncelikle konumuzun mihenk taşı hüviyetinde olan, “Cahiliye” kavramının kökü üzerinde durduk ve bu kavramı mânâ yönüyle biraz irdeledik. Bu, konunun daha iyi anlaşılması için elzem bir durumdu.

      

       İslamiyet öncesi dönemde bir takım iyi özelliklerinin yanı sıra küfür ve gaflet içerisinde yaşayan cahiliye insanlarının bir kısmı, İslam ile şereflenerek, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ashâbı olmaya nâyil olmuştur.

 

       İnsanların yalnızca; nesebe, kabileye göre kıymet gördüğü, köleleştirilip satıldığı, kız çocuklarına yaşama hakkı bile tanınmayıp, onların diri diri gömüldüğü bir dalâlet devrine; Alllah Teâlâ Yüce dinini göndermiş, Hz. Peygamber’e vahyetmiştir.

      Yüce Allah Kurân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:

اِنَّ اَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللّٰهِ اَتْقٰيكُمْۜ “…Allah katında sizin en üstün olanınız, takvaca (kötülükten sakınma, iyilikte yarışma konusunda) en ileride olanınızdır…” [12]

 

     

       İslam dini, bütün Müslümanların “din kardeşi” olduğunu söylemiştir. Eşref- i mahlûkat olarak yaratılan insanın ilmi ancak İslâm ile müşerref olursa hikmete dönüşebilir. Böylece insan, hikmet nazarıyla bakarsa irfâna ulaşabilir. Aksi halde öğrendiği kuru, faydasız bilgiden başka bir şey değildir.


[10] Zümer Suresi, 39:3
 
[12] Hucûrat 49:13

19 Eyl 2021 - 15:10 - Kültür ve Sanat


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Sigorta Haber Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Sigorta Haber hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Sigorta Haber editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Sigorta Haber değil haberi geçen ajanstır.



İstanbul Markaları

Sigorta Haber, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (530) 494 00 84
Reklam bilgi